| mehmet's profileDon Quijote's Corner / S...PhotosBlogLists | Help |
|
|
11/30/2005 Burası bitti / This notebook has finished.Burası bitti.
Bitti bu defter. Söylemiştim sana, yazmıştım daha doğrusu bir süre sonra buradan taşınacağımı.
Artık buraya yazmayacağım ama böylece duracak burası, şimdiye kadar hiç bir yazıyı, yorumu silmedim, reklam yapanlar bile oldu, onları dahi silmedim, çünkü geçmişe, yaşananlara ve yazılanlara saygım var. Bundan sonra da dokunmayacağım onlara.
Yeni mekanım www.blogger.com adresinde küçük, şirin bir mekan. Deşifre etmek istemiyorum burada o yüzden neresi olduğunu yazmayacağım.
Öğrenmek isteyenlerin e-posta adresime yazması yeterli.
Buradaki dostlara gelince, onları yeni yerimden ziyaret edeceğim zaten, hiç şüpheleri olmasın. Sevgiler
This notebook has finished. I said you or rather wrote that I'll move from here.
After this I won't write and but I won't make any change. Till now I didn't erased or changed any writing and comment, even though they posted their advertisements. Because I respect towards past, life and writing. From now on I don't touch them to.
My new place is in www.blogger.com where is lovely, sweet place. I don't say where it is so that I don't want to my deciphered.
But if there is anyone who want know and if write to my e-mail address I'll say.
About my real friend who we met here, I'll visit them from my new place, no need feel suspicion.
Love
10/11/2005 Sümüklü hallerBir süredir akan bir burun ve kızarmış, yaşlı, boş gözlerle ekrana ve etrafa bakıyorum.
Neyse ki kuş gribi değilmişim, daha sonra detaylı anlatacağım Cumartesi Gecesi Ateşi'nin ertesindeki şişen boğaz ve akabinde şiddetli bir grip. İki günde bir koli selpak bitirmek üzereyim, burnumun derisi sürtünmekten soyulmaya başladı, bu gidişle kemikleri görünecek.
Okula giderken periyodik dönemlerde aşı yapıldığını hatırladım birden, ondan sonra böyle hastalık halleri uzak dururdu bizden. Çocuk olmanın etkisi miydi bu hastalıklardan uzak tutan yoksa aşının mı, bilmiyorum ama en azından belirli dönemlerde yeniden grip aşısı yaptırmanın koruyucu etkisi olabilir.
Ayağa kalktığımda yine buralarda olacağım. Geçmiş olsun bana. Sen de dikkat et kendine.
10/8/2005 Clash of titan reptiles leaves python, alligator dead in Florida's swampland / Hazım sorunuMIAMI (AFP) - The tail of an alligator protruding from the ruptured gut of a python, which had swallowed its foe alive, bore witness to a fierce and unusual battle between two of the deadliest predators in Florida's swamps.
Park rangers, who photographed the remains of the two huge reptiles in the Everglades National Park, say the clash demonstrates the threat to the fragile swamplands posed by a growing population of non-native Burmese pythons.
Pythons, thought to have abandoned by pet owners, have been multiplying in the large swath of swampland, and environmentalists fear the exotic intruders threaten to overrun the national park, preying on native species.
The latest find suggest the huge pythons might even challenge alligators' leading position in the food chain.
Park biologist Skip Snow described the gruesome scene he found on September 27 in a remote corner of the Everglades park, which he said showed an almost 4-meter-long (12.5-foot) Burmese python had "apparently" entirely swallowed an alligator about half his size.
"I say apparently because the tail and hind limbs of the dead alligator were protruding from a hole in the mid-body of the dead python," said Snow.
"Although some bones of the jaw were present, the head of the python was missing," he said in a field report, illustrated with graphic photographs.
The photographs show the hind quarters of the alligator protruding from the snake's mid-section. "The stomach of the python still surrounded the head, shoulders, and forelimbs of the alligator," said Snow.
"When extracted from the snake, the alligator was largely intact except for two open wounds, one to the top of the skull behind the eyes and one on the shoulder," he said adding that it was unclear how the python's gut was ruptured, or how the snake died.
Park officials have removed dozens of Burmese pythons from the Everglades over the past years, and are training a Beagle, nicknamed "Python Pete," to track the exotic invaders.
to source click here
Radikal gazetesinin AP'ye dayandırdığı bir habere göre;
FLORİDA - ABD'nin Florida kentinde bir vahşi yaşam parkında 3.9 metrelik bir piton yılanı, 1.8 metrelik timsahı bütün halinde yuttuktan sonra patladı! İki hayvan da ölürken yetkililer, pitonun timsahı nasıl yuttuğunu çözemiyor. Bu, iki sürüngenin son üç yıldaki dördüncü çatışması. Önceki karşılaşmalarda ya timsah galip gelmiş veya iki hayvan da birbirini yenememiş. Demek ki neymiş: "büyük lokma yemeyecekmişsin".
Olayda hayatını kaybedenlerin ailelerine başsağlığı, Timsah kardeş'e ve açgözlülüğüne rağmen Piton Abi'ye de öteki hayatlarında başarılar diliyoruz.
Üzüntü verici bir haber ama ne yapalım doğanın dengesi böyle. Gerçi burada hangisi zayıf hangisi güçlü belli değil. Piton'daki cesareti de kutlamak gerek.
Radikal gazetesindeki haberin kaynağı burada 10/7/2005 Avrupa yolundaki Türkiye / When Türkiye is on the EU RoadGüzel yerden yakalamış espriyi :)
An interesting cartoon about Türkiye's EU adventure .
10/6/2005 Adını bilmediğim bir sokak kedisi ile aramda geçenler. Zaten sokak kedilerinin ismi yok bildiğim kadarıyla.Dün uzun zaman sonra ilk kez iyi bir şey yaptım. Ama herşeyden önce planladığım bir şey olmadığını söylemeliyim. Hem zavallı kedinin de o hallere düşmeyi planlamadığına eminim. Neyse lafı fazla uzatmayacağım.
Dün, yani Ramazan'ın ilk günü, öğle saatlerinde sıkıldım, zaten tüm gün bilgisayar başında oturmaktan kemiklerim birbirine geçmişti, biraz temiz hava almanın ve sonbahar güneşinde yürümenin iyi olacağını düşündüm. Dışarı çıktım, işyerinin üzerinde olduğu sokağın yokuş aşağısına doğru yürümeye başladım. Yolun sonuna geldiğimde bir basketbol sahası görünce çok sevindim. Bu, öğle tatillerinde bir basket topuyla bir süre antrenman yapabileceğim anlamına geliyordu. Fakat daha yakından bakmak için tel örgülerle çevrili basketbol sahasının kapısını açıp içeri girdiğimde hayal kırıklığına uğradım. Dış cephesinde belediye başkanına teşekkür levhasının yazılı olduğu tesiste her iki yanda bulunan basket direklerinin potası sökülmüştü. Suratımı ekşitmiş bir şekilde oradan çıkıp hemen bitişiğinde bulunan parktaki banklardan birine oturdum, güneşlendim bir süre. Sonra yolumu biraz uzatmaya, farklı bir yerden dönmeye karar verdim işyerine, ayağa kalktım, yukarıdaki, anayolun olduğu yoldan dönmek için hareketlendim ama bir anda durduk yerde, hiç nedensiz fikrimi değiştirdim ve geldiğim yoldan dönmek üzere geri dönüp yürümeye başladım. Bir yandan da bu kararsızlığım için kendime söyleniyordum.
Yolun yarısına geldiğimde çok yakınlarda bir yerden duyduğum kedi miyavlaması dikkatimi çekti. Durdum, sesin nereden geldiğini görmek için sağa sola bakındım ve işte orada duruyordu: Yolun sol tarafındaki bir apartmanın muhtemelen içinde kimsenin olmadığı zemin katındaki dairesinin biraz kuytuda kalan odasının penceresinin demirliklerine asılı kalmış bir şekilde. Kahverengi-beyaz, pek iri sayılamayacak bir sokak kedisi.
Apartman dairesi yol seviyesinin biraz altındaydı ve pencere, yanındaki kapıyla birlikte kendisini çevreleyen yol seviyesinin altındaki bir balkonun içindeydi. Böyle bir yapıya ne balkon demek ne derece doğru bilemem tabi.
Ona doğru yaklaştım iyice. Onu farkettiğimi ve üzerine doğru geldiğimi anladığında bir süre için miyavlamaktan vazgeçti. Şimdi daha net görebiliyordum: Yukarıdaki resimdeki gibi olmasa da benzer bir pencere parmaklığının alt kısımlarındaki bir kesişim yerine kuyruğunu kıstırmış, gövdesi yere doğru başaşağı sarkmış bir şekilde duruyordu. Kuyruğunun, parmaklıklara sıkıştırdığı bölümdeki derisi, o bölgedeki tüyleri iyice iyice soyulmuştu. Hani biraz daha çabalasa kuyruğunun bir kısmını oracıkta bırakıp kurtulabilirdi. Bu şekilde görünce kurtarmak için biraz daha yaklaştım, amacım balkona geçip gövdesini iki elimin arasına alarak kuyruğunu sıkıştığı yerden çıkarmak ve böylece özgürlüğüne kavuşturmaktı. Üzerine doğru geldiğimi görünce tuhaf ve korkutucu bir şekilde hırlamaya, başını yukarıya kaldırmaya, kuyruğunu oradan kurtarabilmek için iyice çekiştirmeye başladı. Belli ki ona zarar vereceğimi düşünüyordu ama zaten içinde bulunduğu durum da pek iyi denemezdi. Bu durumda bana güvenmekten başka şansı yoktu ama aptal kedi korkmaya başladı ve ne yalan söyleyeyim o hırıltılardan dolayı ben de biraz tedirgin oldum ve hatta korktum, yapacağım hamleden vazgeçmek zorunda kaldım. Sana anlatmamıştım tabi çok küçükken, 5 veya 6 yaşındaydım, küçük bir kediyi köşeye sıkıştırıp kuyruğundan yakalamıştım. Niyetim biraz oyun oynamaktı ama küçük kedinin buna cevabı sağ ve sol elimi kanatacak şekilde bir kaç yerinden tırmalamak olmuştu. O zamandan beri kedilerle fazla içli dışlı olmamaya özen gösteriyordum ve küçükken yaşadığım bu küçük travmanın da şimdiki olayda geri çekilmemde etkisi olduğunu itiraf ediyorum.
Beni korkuttu, geri adım atmak zorunda kaldım ama öylece bırakamazdım. Şanslıydım ki - ki o da şanslıydı- hemen az ileride uzunca bir sopaya takıldı gözüm, sopayı aldım, kurtulduğunda bana saldıramayacağı bir mesafeye çekildikten sonra sopanın bir ucunu kuyruğunun sıkıştığı bölümün hemen altından geçirip biraz yukarıya kaldırarak muhtemelen bir-iki gündür süren bir işkenceden kurtulmasını sağladım. Yere düşerken pufff diye bir ses çıkardı. Durup bana teşekkür edeceğine can havliyle en yakındaki delikten içeriye kaçtı.
İşyerine gitmek için yolun geri kalanını yürümeye koyulduğumda, iyi bir şey yapmanın verdiği bir rahatlık hissi vardı.
Umarım bu olay, kedilerin bana karşı olan tavrını değiştirmelerine önayak olur. Sen de tanıdığın kedilere bu olayı anlatırsan o kadar da kötü biri olmadığımı anlarlar ve yıllardır süren bu gereksiz kuyruk/tırmık davası sona ermiş olur.
Tabi bu olay bundan sonra kedi, köpeklere dokunabileceğim, onların da bana yılışabileceği anlamına gelmiyor. Tüylü hayvanlara karşı alerjim var ve fazla yakınımda olmalarını istemiyorum.
Hem sana köpeklerin de defalarca peşimden kovaladığını anlatmış mıydım? ...ve külkedisi kaçarken
...ve Külkedisi kaçarken, papucu ayağından fırladı.. Böyle yaparak, erkeğin "Prensesi" olacağını düşler dururlar. Zaman geçtikçe topallamasının , kendini depresif Erkekler ise ellerindeki "ayakkabıya" (veya düşlerindeki kalıba) "ayağını" (kendini) sıkıştıracak kadını arar; "ayağı sıkışmış" bir kadının ne denli gerçek, ne kadar huzurlu, mutlu olup, mutlu edebileceğini düşünmeden. Ve birlikte yalınayak yasayabilmenin özgür keyfinden habersizce...
alıntı. kaynak: İki Boy Ufak Pabuç / Leyla Navaro / Remzi Kitabevi
Ben Ruhi Bey Nasılım...
Gördün mü hiç suyun yanmasını tuzda
Gördüm ben bu yaşam boyu iniltiyi Büyük bahçelerin küçük içinde Saksılardan birinde Gördüm de Uyurken uyandırılmış gibi Beni bir sardunya büyüttü belki. O ben ki
Bir kadında bir çocuk hayaleti mi Bir çocukta bir kadın hayaleti mi Yalnızca bir hayalet mi yoksa. Ne peki
Yere dökülen bir un sessizliği mi Göğe bırakılmış bir balon sessizliği mi İşini bitirmiş bir org tamircisinin Tuşlardan birine dokunacakkenki Dikkati ve tedirginliği mi. ...
Alıntı / Ben Ruhi Bey Nasılım - Edip Cansever 10/5/2005 Four Questions / 4 SoruThe following short quiz consists of 4 questions and tells whether you are qualified to be a "professional". The questions are not that difficult, so don’t cheat by looking ahead!
1.How do you put a giraffe into a refrigerator?
The correct answer is: Open the refrigerator, put in the giraffe and close the door. This question tests whether you tend to do simple things in an overly complicated way.
2.How do you put an elephant into a refrigerator?
Wrong Answer: Open the refrigerator, put in the elephant and close the refrigerator. Correct Answer: Open the refrigerator, take out the giraffe, put in the elephant and close the door. This tests your ability to think through the repercussions of your actions.
3. The Lion King is hosting an animal conference. All the animals attend except one. Which animal does not attend?
Correct Answer: The Elephant. The Elephant is in the refrigerator, remember. This tests your memory.
OK, even if you did not answer the first three questions correctly, you still have one more chance to show your abilities.
4. There is a river you must cross. But it is inhabited by crocodiles. How do you manage it?
Correct Answer: You swim across. Why? All the Crocodiles are attending the Animal Conference. This tests whether you learn quickly from your mistakes.
According to Andersen Consulting Worldwide, around 90% of the professionals they tested got all questions wrong. But many preschoolers got several correct answers. Anderson Consulting says this conclusively disproves the theory that most professionals have the brains of a four year old. Send this out to frustrate all of your friends.
Aşağıdaki 4 sorudan olusan test sizin profesyonel olup olmadiginizi belirtmek icin yapilmistir. Sorular cok basit oldugu icin hile yapipta ilerleyen bölümlere hemen bakmayin.
Soru 1-) Bir zürafayı buzdolabına nasıl koyabilirsiniz.?
Doğru cevap: Buzdolabını açıp zürafayı koyun ve kapısını kapatın.
Bu test basit işleri en zor yöntemleri kullanarak mı yapmaya çalışıyorsunuz onu anlamak içindi.
2. Bir fili buzdolabına nasıl koyarsınız?
Yanlış cevap: Buzdolabını aç fili içine koy ve kapısını kapat. Doğru cevap: Buzdolabını aç zürafayı çıkar fili koy kapısını kapat.
Aksiyonlarınızı tekrarlarkenki düşünce yeteneğinizi ortaya çıkarmak için yapılan testtir.
3. Aslan Kral hayvanlar konferansı düzenliyormuş. Bir hayvan dışında bütün hayvanlar katılmış. Hangi hayvan katılmamıştır.?
Doğru cevap: Fil.
Hatırla, Fil buzdolabının içindeydi. Hafızanızın testi
Tamam, İlk üç soruyu doğru cevaplandırmamış dahi olsanız bir şansınız daha var yeteneklerinizi sergilemek için.
4. Geçmeniz gereken bir nehir var fakat timsahlar tarafından istila edilmiş. Nasıl geçebilirsiniz?
Doğru cevap: Karşıya Yüzerek. Neden mi? Bütün timsahlar Hayvanlar Konferansına katılmıştı.
Bu test de hatalarınızdan ne kadar çabuk öğrenebildiğinizi gösteriyor.
Anderson Danışma Şirketine göre profesyonellerin %90 I bu soruları yanlış cevaplandırdı, fakat bir çok anaokul öğrencisi soruların bir kısmını doğru yanıtladı. Anderson’a göre bir çok profesyonel 4 yaşındaki çocuğun beynine sahip.
Arkadaşlarınızı kızdırmak için bu testi gönderin.
'Hanımgöbeği' nedir?İki soruyu ben de yanıtlayamadım. Zor bir testmiş gerçekten. Madem AB'ye gireceğiz bunları senin de bilmende fayda var.
'Hanımgöbeği' nedir?
İngiliz yayın kuruluşu BBC, internet sitesinde dün bir test yayımlayarak, takipçilerinin Avrupa Birliği'nin 3 Ekim'de müzakerelere başladığı Türkiye hakkındaki bilgisini sınadı. Türkiye'nin ancak 2014'ten sonra AB'ye üye olabileceğini hatırlatan BBC'nin, "Türkiye ve tarihi hakkındaki bilgileri tazelemek için iyi bir fırsat" diyerek sunduğu soru ve şıklarından bazıları şunlar (Doğrular siyah harflerle yazılmıştır):
Türkiye, ne zaman Avrupa Topluluğu / Avrupa Birliği üyeliği için başvurdu?
a) 1950'ler b) 1970'ler c) 1990'lar Türkiye'nin başkenti hangisidir?
a) Konstantinopolis b) İstanbul c) Ankara Türkiye'yi kim kurdu?
a) Muhteşem Süleyman (Kanuni Sultan Süleyman) b) Enver Paşa c) Mustafa Kemal Aşağıdakilerden hangisi kadınlara oy kullanma hakkı veren ilk ülkedir?
a) Fransa b) Türkiye c) İspanya Türkiye'nin ne kadarı Avrupa kıtasında bulunuyor?
a) Yüzde 5 b) Yüzde 50 c) Yüzde 100 Hangisi Türkiye'de 1925'te yasaklandı?
a) Tükürmek b) Fes c) Peçe Bu kentlerden hangisi Osmanlı İmparatorluğu'nun bir parçasıydı?
a) Budapeşte b) Venedik c) Kiev "Sarıklıburma", "Hanımgöbeği", "Bülbülyuvası" nedir?
a) Türk güreş teknikleri b) Türk folk şarkıları c) Türk tatlıları Hangisi bugünkü Türkiye topraklarında doğmamıştır?
a) Yeni Ahit'teki birçok bölümün yazarı Aziz Paul b) Havari Aziz Pierre c) Noel Baba olarak da bilinen Aziz Nikola Osmanlı ordusunun Viyana'da bıraktığı nedir?
a) Kuru üzüm b) Kahve c) Salam Kaynak: Milliyet Dış Haberler Servisi http://www.milliyet.com.tr/2005/10/05/dunya/dun12.html 10/4/2005 Memleket havadisleriAdam haklı tabi bu soruları sormakta. Kim bilir ne derdi var?
Yine de bunları düşünerek, merak ederek harcadığı enerjiyi mesela soğuk fizyon bulmak için harcasaydı eminim başarmıştı.
10/3/2005 Perihan Mağden'in gözüyle yeni nesil erkeklerPerihan Mağden, kalemini sevdiğim yazarlardan biri. Bu kez kaleminin sivri tarafını evrimleşen, değişen, son moda erkek(!)lere dokundururken, bir yandan da hemcinslerine ipuçları veriyor.
Kendimi ve yaşıtlarımı bir dizi Amerikan filmiyle pompalanan bu çagdas evlilik oyununda buldum. Ben ve okuldan arkadaşlarım hepimiz üniversite mezunu, dil falan bilen iyi sirketlerde ise girmiş, gelecek vaat eden, modern görünümlü esi ve arkadaşları ile her tür konuda tartışabilen,açık fikirli insanlardık. Kocalarımızın da bizden aşağı kalır yani yoktu. İyi okullar, iyi meslekler,alınan ödüller,kaliteli hobiler ve bu adamlarla yapılan annelerimizin evliliğine benzemeyen evlilikler. Hattâ "Siz hâlâ annenizin margarinini mi kullanıyorsunuz?" diyen o reklâmın tutulma sebebi bu yeni çagdas Türk aile modeline olan inançla ilgiliydi. O zayıf, genç ve "educated" görünen kızın eski evli kadınlarla hiç ilgisi var miydi? Yapılan yemekler bile bu çagdas evliliğe uygundu. Piliç rosto yapılırdı ama yaprak sarma geleneksel durumu temsil ettiği için yapılmazdı. Çok zor olduğu için değil inanın bana, lazanyadan daha kolaydır yaprak sarma yapmak. Ama çagdas evlilikteki kadın kendine bu kadar "domestic" bir görünüm veren ve annesine benzeten sembol hâline gelmiş bu yemeği yapmayı reddeder, tatlı ekşi soslu tavuk ve spagetti yapıp kocasının önüne koyar durmadan. Ya da dolma isteyen kocasını annesinde yemesi gerektiği konusunda ikna eder. Ev kadınlığı sebebiyle boş olan saatleri oyalayan bu yemek aynı zamanda kocaya olan hizmetin ve özenin de göstergesi olduğundan, olsa olsa annede yenir. Erkek de karısını hakli bularak annesini yağlamaya gider. Anne hakikaten güzel yapamıyor kimse senin gibi der ve aksamdan artanları da evine götürür annesinin isteği ile. Bu çagdas adam, artan sarmaları karısına yedirdikten sonra bulaşıkları makineye dizer. Karisi Cosmopolitan'i okurken o da bilgisayarda briç oynar uluslararası rakipleriyle. Yarinki toplantıları sebebiyle söyle bir grafiklere bakarak huzur içinde yatmaya gidilir. Pazar olmadığı için sevişmek için uygun zaman değildir. Zâten önemli bir toplantı öncesi bu tip bir hareket gereksizdir. Her ikisinin de içlerinde güzel bir huzur vardır, ne göbekleri çıkmıştır anne babaları gibi, ne de onların hayatına benzer yasama tarzları vardır. Karşılıklı olarak arkadaşlarla girilen en sıkı fıkı pozlar ve belden aşağı esprilere çağdaşlığın verdiği genişlik ile gevrek gevrek gülümsenir sonra.
Tüm bu olanlar arkadaşlara "evlilikte eslerin kendilerine ait özel alanlarının olması ve her şeyi paylaşmak zorunda olmamak" konusunda ne kadar ilerleme gösterildiğine dair kanıt olarak söylenir. Eve altyazısız orijinal CD'ler DVD'ler alınır, film en detayına kadar irdelenir, yönetmenin becerisi ile kameranın yeri falan konusunda bir sürü
sanatkârane tartışma yapılır da erkek gibi davranmayan bir erkeğin evdeki yeri konusunda konuşulmaz. Annesini üzen babası gibi davranmamak konusunda ufak tefek şeyler düşünmüş olan bu erkek iyi bir işi, şık takım elbiseleri, güzel bir arabası olsun diye Anadolu liseleri sınavından bu yana devamlı test edilmektedir. Test edile edile sınanmayı ve kendini beğendirmeyi bir görev kabûl etmiş bu erkek ise, giderken eline harçlık vermeyeceği, kendi arabasını kullanan, bakımlı,kariyer sahibi ve Kant'ın Estetiği üzerine konuşacağı bir kadın hayâl eder. Bu kadın da onunla benzer dönemlerde kolej sınavlarına girmiş ve basarıyla çıkmış biri olmalıdır. Kızın hangi okuldan mezun olduğu, o okulun kaç taban puanla öğrenci aldığı ve kaç dil bildiği,hangi şirkette çalıştığı es dost arasında çok önemlidir. Beraberce çok elit insanlardan oluşmuş bir çevrenin içine giriverir bu çagdas çift. Cici karısına annesinden çok farklı özellikleri sebebiyle saygıda ve sevgide kusur etmez bu çagdas erkek. Evdeki demokrasi havası sürsün diye her bir şeyin kararını beraber verirler. Hattâ,bir müddet sonra,bu zavallı erkek iplerin tamamen kadının eline geçtiğini fark edemez bile. Yanlış bir şey aldığında evde yediği azarı aklında tutup, daha sonra donunu bile karısına aldırır. Sen seç sevgilim der. Ben iyisini beceremiyorum. Yılların ezilmişliği ile zaten bu fırsatı beklemiş olan bu hırslı kadını ise artık tutabilene aşk olsun. Ergenlikte "Ben annemin çektiklerini çekmeyeceğim" diyen söylevler,evlenince "Seni sünepe, beceriksiz ve kişiliksiz adam"a dönüşür. Annesinin babasına söylemeye cüret edemediği tüm lâfları o iyi eğitilmiş çagdas kocasına söyleyiverir. Zavallı hâle getirdiği adamın kibarca bu zavallılığı kabûlleniş sekli daha da midesini bulandırır ama zayıfı ezmenin verdiği hazla devam eder. Nasılsa tüm kontrol ondadır. "İki kişilik topluluklarda demokrasi olmaz" fikrine ulaşılması fazla zaman almaz. Ama erkek bunca yıldır o kadar törpülenmiş ve geleneksel yapıdan o kadar uzaklaştırılmıştır ki, karısına karsı gelmeye cüret edemez. Annesinin karnındaki o huzurlu günlere kadar geri dönmek ister. Ama karisi göndermez. Çünkü akşama Lunalı modern tarifler yapılmalı hattâ yemek sonrası benzer familyadan arkadaşlarla "in" mekânlarda tatilde hangi ülkeye gitmeli diye fikir alışverişi yapılmalıdır. Dışarı çıkarken, dekolte giyen karısına bu kıyafeti nasıl da yakışmıştır ve nasıl da herkes ona bakmaktadır. Ve adamın yerinde olmak istemektedir. Karısıyla gurur duymalı ve onun kaprislerine boyun eğmelidir. Çok yanlış yaparsa, zaten karisi ondan daha çok kazanan birini buluverir. Kendisi de şirkete aldığı yeni gencecik sekreter kızla erkeklik oyununu oynar. Zaten kendini erkek diye yutturacağı bir tek bu gözü açılmadık eğitimsiz kızlar kalmıştır. Karısıyla uğraşıp niye kimsenin huzurunu kaçırsın ki...Yaptığı üç yanlış karısı tarafından bir doğruyu götürebilir. Böyle düşüne düşüne,cinsel organları dışında kadından hiç bir farkı kalmamıştır. Kendi evriminin karısına doğru olduğunu görmez. Nitekim, yıllarca alınan ortak eğitim erkeklerde var olan birçok baskın özelliği törpülemiş, kadınlardakini ise sivriltmiş ve cinsleri karşılıklı olarak birbirine benzetmiştir. Ben önceki yazımda ne kadar erkeklere benzediğimi söylediysem de,çevremdeki erkeklerin nerdeyse hepsini de kadınlaşmış buluyorum. Termosifonu onarmaya gelen tesisatçı dışında erkek gibi davranan erkek yok su sıra (bakiniz termosifoncu fantezisi). Doğum günlerini parti yapıp kutlayan, manikür yaptırarak bakımlı görünen, rejim yapan bir erkek grubu var. Öğle yemeklerinde hep beraber light salata yediğim, marka kıyafetler alan, spor salonuna gidip step yapan, meyve kokteyli içen, yüzündeki sivilce için dertlenen, solaryuma giden, çok iyi eğitilmiş erkeklerle dolu ortalık.
Bahsettiklerim gay falan değil, baya erkek iste. Hattâ, Cuma aksamı Vogue'dan kaç kadınla beraber olduğundan bahseden Harbî erkekler bunlar ama o kadar yontulmuşlar fantezi sitelerine girip, Pamela Anderson'un silikonlu memelerini "download edip", dil bilen hatunlarla İngilizce açık saçık yazışan test çocukları bunlar. Yurdumun fizyonomisinden türlü kozmetik hilelerle uzaklaşmaya çalışan,kafayı en çok nasıl göründüğüne, kaç para kazandığına ve arabasının markasına takmış bu grup erkekler, babalarının erkek özelliklerinden ne kadar farklı hâle geldiklerini maalesef gururla anlatırlar. Bizim babalarımız gibi görünen erkeklerin genç versiyonları bugün daha alt sosyo-ekonomik seviyede. Ya babamız yaşındaki adamlarla çıkacağız. Birçok kadın bunu neden yapıyor bilmem anladınız mi? Ya da daha alt sosyoekonomik seviyeden erkeklerle yaşayacağız. Adam gibi adamlara ulaşmanın yolu bizim plazalardan ve in mekânlardan geçmiyor...
Hiç boşuna barlardan, cafeler'den veya bilmem ne şirket yemeklerinden bir adam gibi adam bulurum sanmayın.
Bozun musluğu, çağırın bir tesisatçı ya da bir tüpçü. Şansınız varsa aradığınız gibi olabilir. O musluğu onarırken siz de ona fırından yeni çıkmış kurabiyeler ikram ederek kendinizi daha kadın gibi hissedebilirsiniz. Karar sizin. Ben 30 yılın sonunda anladım ki, erkeğin az yontulmuşu makbûldür. Yontuldukça kadına benzer. 10/2/2005 Cohen, Meşhur Mavi Yağmurluk ve Görkemli Kaybedenler
Hey, hey bekle biraz. Ama geç kaldım galiba. Büyük ihtimalle başlığa bakarak Cohen, Meşhur Mavi Yağmurluk ve Görkemli Kaybedenler hakkında yazacağımı düşündün ve yanıldın. Bu esnada daha önce de bir kaç kez hikayesini duyduğum, şiirini okuduğum Famous Blue Raincoat ve hikayesi ilgimi çekti. Bulduklarımı seninle de paylaşmak istedim.
Beautiful Losers / Görkemli Kaybedenler Altıkırkbeş Yayınları İdeefixe'den almak için / Orjinal'ini almak için Amazon
'Zaman çok, Kara Cüppe, kunduzlar tavşanlarla dost olana kadar konuşsak seninle, yine de günleri birbirine bağlayan ipi koparamayız.' 'Bir insanın doğasındaki en özgün şey genellikle en umutsuz olandır. Bu yüzden yeni sistemler yaşamın acısına katlanamayan kişilerce zorla yerleştirilir dünyaya' L. Cohen ne kadar yanılabilir... Her şey bir yana, umarız ki bir gün eve girdiğinizde 'meşhur mavi yağmurluk'la karşılaşamazsınız. Eğer böyle bir şeyle karşılaşırsanız, artık sizin de 'görkemli' bir hikayeniz var demektir. Bu durumda sakin olun ve aşağıdaki Kızılderili şarkısını mırıldanarak uzaklaşın... Değiştim (kitabın arka sayfasından)
Famous Blue Raincoat It’s four in the morning, the end of december I hear that you’re building your little house deep in the desert Yes, and jane came by with a lock of your hair Ah, the last time we saw you you looked so much older And you treated my woman to a flake of your life Well I see you there with the rose in your teeth She sends her regards. If you ever come by here, for jane or for me Yes, and thanks, for the trouble you took from her eyes And jane came by with a lock of your hair ---sincerely, l. cohen
Meşhur Mavi Yağmurluk Vakit sabahın dördü, son günleri Aralığın Son gördüğümüzde seni, epey çökmüştün, Ne diyeyim sana, kardeşim, katilim, Çeviren: Meltem Ahıska
10/1/2005 Sarı, sapsarı sıkıcı bir CumartesiCumartesilerin benim için verimli geçtiğini söyleyemem. Kot pantolon ve spor ayakkabılar bende hep bir rahatlık, gevşeklik hissi uyandırmıştır. Bu ciddiyetsizliği buna bağlıyorum biraz da.
Neyse, o gevşek anlardan birinde, pencereden dışarıyı izliyorum. Sarımtırak bir hava var.
Bulutların arkasından ben burdayım diyen soluk bir güneş, sonbaharın gelişiyle birlikte sararmaya başlamış yapraklar, karşıdaki dış cepheleri sarıyla boyanmış iki dev bina, otoyolun her iki tarafındaki beyaz/sarı karışımıyla boyanmış kaldırım, hemen sağ tarafımdaki ağaç sarısı rengindeki çalışma/bilgisayar masası, klavye tuşları üzerinde gidip gelen bir çift sararmış kol; bunların hepsi daha sarı bir ton veriyor ortalığa.
Bu arada yoldan geçen 12-13 yaşlarında iki çocuk, karın tokluğuna otoparkı korumakla mükellef köpeklerden birine taş atıp kaçıyor.
Koskoca gökyüzünde, maviliğini anımsatacak tek bir yarık yok. Sanki havanın renksiz olduğunu değil de, sarının yüzde biri açık bir tonu olduğunu düşüneceğim. Sevmiyorum böyle sarı havaları. Bir kaç gündür tüm o bulutlanmalara rağmen yağmadı, ondan böyle kasılıyor. Yarın yağmur bekleniyormuş, iyice yağsa da, o da rahatlasa, ben de. Ne yapıp Edip Cansever*Canım sıkılıyordu, imdadıma şiir yetişti. Benim dilimde şiirin bir diğer adı da Edip Cansever'dir.
Sen de oku, iyidir ikisi de. Tıpkı diğerleri gibi.
Şimdi yazdığımı tekrar okudum, "ikidir iyisi de" diye okumuşum.
Klavyeden yazarken beynimin parmaklarıma gönderdiği komutlarla parmaklarımın isteneni gerçekleştirmesiyle ilgili, o aradaki senkronizasyonla ilgili bir süredir sorun yaşıyordum. Önceden de vardı ama son zamanlarda bu daha sık ve yoğun bir şekilde tekrarlamaya başladı. Yazarken bazı harfleri atladığım gibi, harflerin sırasını da karıştırmaya başlamıştım.
Şimdi aynı problem okurken de çıktı karşıma. Bu ilk kez oluyor. Nedir bu? Neler oluyor burada, neler oluyor bana? Deliliğe doğru giden bir yolda yeni bir aşama olabilir mi?
Neyse, benim ruhsal problemlerimle zaman harcama boşuna, iyi okumalar. * bu ifadeyi; "ne yapıp Edip Cansever" ifadesini ilk kez Onur Caymaz'dan okumuştum. belirtmek ihtiyacı hissettim.
Bu Gemi Ne Zamandır Burda
Bu gemi ne zamandır burada Çoktan boşaltmış yükünü Gece de olmuş, rıhtım da bomboş Mavi bir suyun düşünü uyutur bir tayfa Arkada, güvertede Ah, neresinden baksam sessizlik gene. Yürürüm usuldan, girerim bir meyhaneye
İçerde üç beş kişi Yalnızlık üç beş kişi Bir kadeh rakı söylerim kendime Bir kadeh rakı daha söylerim kendime -Söyle be! ne zamandır burda bu gemi -Denizin değil hüznün üstünde. Belki yarın gidecek
Bir anı gelecek bir başka anının yerine. İnsan bazen ağlamaz mı bakıp bakıp kendine.
Askin Radyoaktivitesi
Aşkı duydum mu bir başıma kalıyorum
Kasıklarımı ovuyorum bir güzel En küçükleri var ya ayak parmaklarımın İlk peşin onları görüyorum. Bir çelik mavisi damar tam da çenemin üstünde
Çoğu zaman gün ışığında seçtiğim Tıp tıp atıyor yüzümün kenarcığında Saçlarım kapkalın geliyor elime. Gündüzün, ama tam gündüzün oluyor bu iş
Kirlerim, pis kokularım belliyken iyice Soluyup dururken, birşeyler geçirirken aklımdan Uzanıp kalıyorum ta pencerenin dibinde. Yukarıyı düşünüyorum, bir aşagı katta oluşumdan
Dört duvar, bir buz dolabı, naylona benzer bir gök Bütün o zehir gibiliği soğumuş şeylerin Anlıyorum bir aşk akımıdır dolanıyor üstümde. Durmadan aşklanıyorum ama hep böyle Karanfiller gibi taze omzum, dizlerim, ayaklarım Toplanıp gidiyor derken o deli fişek şey Gün gibi parlıyor tırnaklarım. Talking about Edip Cansever
Quote Edip Cansever 9/30/2005 Bir kitap okumadım ve hayatım değiştiÇocukken, çok küçükken Türkiye Çocuk okuduğumu hatırladım birden bire. Küçük Can adında nezle olunca süper yeteneklerini yitiren bir kahramanın maceraları, origami kağıt katlama sanatı ve Hızır Bey adında bir Osmanlı Akıncısının maceralarını hatırlıyorum(Sözde çocuklara yönelik bir dergiydi ama satır aralarına kendilerini temsil eden politikayı yedirmişlerdi ustaca. Çocuk aklımı çelmişlerdi ama bugün geriye dönüp baktığımda bugün kendilerinin bile inanmadığı o yalanları artık yemiyorum. Büyüdüler, TV, gazete, banka, finans kurumu aldılar, çok para kazandılar, değiştiler, battılar, batırdılar). Doğan Kardeş, Milliyet Kardeş vs. sanırım benden önceki dönemde yayınlanıyordu, onlara yetişemedim. Sonra biraz daha büyüyünce harçlığımı biriktirip çocuk klasiklerini alıp okumaya başladım. Oliver Twist, 80 Günde devrialem, Guliver'in Gezileri hayal meyal hatırladıklarımdan. Bir ara Tommiks, Texas, Zagor ve Judas ve Kırmızı Urbalılar ile vahşi batı'da, bazen Ontario Nehri'nin kıyısında maceralara katılsam da daha sonra yine kahramanların hikayelerini sadece kelimelerle anlattığı esas kitaplara dönüş yaptım. Sonra geçen gün ilk kez Küçük Prens tanıştım. Orhan Pamuk "Bir kitap okudum ve hayatım değişti" diye başlar Yeni Hayat isimli kitabına. Kelimelerin ve edebiyatın gücüne inanan biri olarak bu cümlenin herhangi biri için doğru olabileceğine inanıyorum elbette ama ben bugün "Bir kitap okumadım ve hayatım değişti" olarak değiştirerek kullanacağım bu cümleyi. Belki çocukken okuduklarım arasında Küçük Prens olsaydı bugün hayat benim için daha farklı olabilirdi. Bu kitabı okumam gerektiği zamanda okumadım ve hayatım değişti. Küçük Prens'in sadece çocuklara yönelik olduğunu söyleyeceklere de şimdiden teessüflerimi iletiyorum. Neyse, umarım çok geç kalmış sayılmam. İlk bölümünü -eğer sen de hala Küçük Prens ile tanışmadıysan tabi- senin de okuman için bu yazının sonuna ekliyorum. Kitap için Uçarı Gül'e teşekkürler.
Küçük Prens / Bölüm 1 Altı yaşımdayken, ilk çağın ormanlarını anlatan “Gerçek Öyküler” adlı bir kitapta çok güzel bir resim görmüştüm.
Kitapta şunlar yazılıydı: “Boa yılanı avını çiğnemeden, bütün olarak yutar ve hareket edemez hale gelir. Sonra da onu sindirebilmek için altı ay boyunca uyur.”
Şaheserimi büyüklere gösterdim ve korkup korkmadıklarını sordum. Ama onlar: ”Korkmak mı? Bir şapkadan niye korkalım ki?” dediler.
Bu kez büyüklerin cevabı boa yılanını içten ya da dıştan çizmeyi bir yana bırakıp, coğrafya, tarih, aritmetik ve gramerle ilgilenmemi tavsiye etmek oldu. Böylece altı yaşımdayken resim kariyerimi terk etmek zorunda kaldım. İlk iki resmimin başarısız olması beni hayal kırıklığına uğratmıştı Büyükler kendi başlarına hiçbir şeyi anlayamıyor, çocuklar ise aynı şeyin tekrar tekrar anlatılmasından sıkılıyorlardı.
Maganda sinirlendi bir kaç tane sıktı işte. Yok önemli bir şey :) / A yahoo's bullets.Bu Salı akşam üzeri iş çıkışı 19:00 civarı Şişli'de çalıştığım yerden çıkıp eve gidiyordum. Bilenler bilir Şişli Adliyesi'nin tam karşısında bir sokak vardır; sokağın öte tarafının Büyükdere caddesine çıktığı, büyükçe bir otopark'ı ve sağda solda bir kaç kahvehane-meyhane karışımı yerler olan bir sokak. Sokağın ortasına geldiğimde önce bir silah sesi duydum ne ne oluyor demeye varmadan hemen ardından ikinci el silah sesiyle birlikte sol kulağımı sıyırıp geçen bir şey hissettim. Hemen akabinde 15 metre uzağımda elinde havaya doğru tuttuğu silahı, siyah güneş gözlüğüyle hafif göbekli bir adam gördüm. O panikle yolun sağındaki arabaların olduğu yere attım kendimi. Çevrede koşuşan, bağıran insanlar. Toparlanıp ayağa kalktım, başımı arabaların üzerinden hafifçe yukarı kaldırıp gözlerimle az önceki silahlı adamın olduğu yeri yokladım, görünüşe bakılırsa arabasına atlayıp uzaklaşmıştı. Çevredeki merakların "ne oluyor?", neler oldu?" sorularına da "yok önemli bir şey, adamın biri sinirlendi herhalde" diye cevap verdiğini duydum oradakilerden birinin.
I was going my home after left work last tuesday about 19:00. On my way there are some shortcuts and I thought using one of them. While I was walking at the street suddenly I heard a bullet's voice and then I heard second one with felt a little brush so near my left ear. Then I saw a man who wore black sun glasses with a gun at his hand who called as MAGANDA(yahoo). I did panic a bit and I thrown myself side of one of the nearest cars. There were a lot of people who running with panic. I stood up and looked towards where bullets come but the man wasn't there. I thought he got on his car and away from there. Then I went there. Another man was talking the others curious people and said "there is no happening, only the man got angry". I was lucky so that I could watch Fenerbahçe's match after that day and I can breathe İstanbul's air which sea smells until another MAGANDA's bullets. I was thinking that It's pretty possible that accidently die with a stupid bullet at this crowded city than a planning murder, before one week this event happened. All of these show that if people continue arming like this after a while we'll have to wear helmet and cut vest. Have nice days without MAGANDA and bullets. Be careful :)) 9/27/2005 Ekim Aklım / Enis AkınÖn koltuklarda nasıl da hoplardınız,
sevgili yabancı peşinden gidilmeyen maceraların anısına. Halbuki hep gidilecek elbiseler giyerdiniz, kesik hecelerinizin tamamlamaya çalıştığı gözlerle. Halbuki hepimiz diken üstünde radikaller değil miyiz, yabancılar bir halı olarak uçan vücudumuzu boklu kanlı rüyalarda, arasıra bahçedeki gül ağacı ne güzeldi, veya çok-cinsel bir şarkıda çimenler kurur, yağmurlar azalırken, memelerin küçülür, hatamız... Uykudan erken mi uyandırıldı şeytanlar? Ölüm benim en sevdiğim yabancı, çekinmenin ne alemi var? Buruşuk bi kağıdı açmaya çalışır gibi hayatımız, sevgili yabancı, sanki hep geceleri başlardı, veya damsız ayrılıklar dansımız. TAMAM TAMAM! Konuşalım. Sahnedeki müzisyenleri dinleyen bir tek o oğlan O da flütçü kıza asılırdı. Artık çok geç şehirdeki bütün anneler çoktan çocuklarını yorganının altına, babalar alkollerine kaçıştı, siz hatanıza, sanki hatanızda bir lokma tatlısı eksik. Nasıl da titrek çöller giyerdiniz, sevgili yabancı kırık zürafalarınızın üstüne. "bana çukulata alsana amca" 9/25/2005 New shoes model / Yeni ayakkabı modeliActually I don't like give moral or ethical lessons to people. I'm not one of that kind of people but while I looked at this picture I wanted say, write something.
My suggestion is when you buy your 101. pair shoes, you should look at this picture. It may be helpful to what kind of shoes you should buy or really whether if you need it or not.
Başkalarına ahlak dersi veren biri değilim. Geçmişte ahlakçılık oynamışlığım vardır belki ama artık öyle biri değilim.
Yine de bu resme baktığımda bir tavsiyede bulunmak, bir şeyler yazmak istedim.
Önerim; gardrobunda yer alacak 101. çift ayakkabıyı almadan önce bu resme bir kez bakman. Belki sana nasıl bir model alman gerektiğini veya en azından ümidim, gerçekten buna ihtiyacın olup olmadığını hatırlatır. Metal Fırtına'nın Teneke EdebiyatıMetal Fırtına, ilk piyasaya çıktığı dönemde bana gönderilen e-book'unu, ilkokul çocuklarının yazdığı kompozisyon yazılarını anımsatan edebi tarzından dolayı 2. sayfadan sonra okumaktan vazgeçmiştim.
Son günlerde otobüste, vapurda pek çok kişinin elinde görmeye başladığım Metal Fırtına ve türevleriyle ilgili Radikal Gazetesi'nin Cuma günkü Kitap eki'nde ilgimi çeken güzel bir yazıyı seninle paylaşmak istiyorum.
*
'Metal Fırtına'nın devamı olan 'Kurtuluş', ABD'nin yaptıklarının sorumlusunu iktidara yerleşmiş gizli örgütler olarak gösteriyor; 'Kayıp Naaş' ise bütün suçu Yahudilerin üzerine yıkıyor
Politik kurgu başlığıyla yayımlanan kitap furyası Orkun Uçar ve Burak Turna tarafından kaleme alınan Metal Fırtına ile başlamıştı. Metal Fırtına'nın yazarlarının ayrı ayrı çıkardığı iki devam kitabı bugünlerde raflardaki yerlerini aldı. Turna'nın kitabının ismi Metal Fırtına 2-Kurtuluş; Uçar'ınki ise Metal Fırtına 2-Kayıp Naaş. Her iki yazar açısından da son derece üretken bir döneme girildiği anlaşılıyor. Bahsi geçen devam kitapları dışında Turna Üçüncü Dünya Savaşı başlıklı bir romanı, Uçar ise Metal Fırtına'yı Kim Yazdı? Hayal Gücü Komutanları isimli çalışmayı bitirip piyasaya sunmuş durumda.
Turna ve Uçar'ın kitaplarıyla Metal Fırtına arasında birçok ortak özellik bulunuyor. Dolayısıyla her iki çalışma da devam kitabı olarak adlandırılmayı hak ediyor. Bu ortak özelliklerden ilk göze çarpan, yazarların kullandığı dildir. İnsan her iki kitapta yer alan "Başkalarının katmanlarında güç sahibi olmaya çalışan" paralı askerleri, "vücutlarını kısmen satan fahişeleri", "adaleti acil" ajanları okudukça fenalaşıyor. Kurtuluş ve Kayıp Naaş, 'Ali topu at, Ayşe ip atla, öldür Gökhan öldür' türü cümlelerden oluşan ilk kitabı aratmıyor. 9/24/2005 Gaye peşindeKendine damızlık arayan dişiler -ki her fırsatta doğal ve içten olmalarını dilediğimiz ve istediğimiz ONLAR'ın bu şekilde en doğal (fi tarihinde yaşamış hemcins-ata'larının yaptığı da buydu: kendine damızlık olarak en güçlü, en iyi avlanan, sesi en gür çıkan vs. vs. ı seçmek) halleriyle davranmalarını bekliyoruz, sonra da içgüdülerinin sesini dinlediklerinde yine eleştiriyoruz: aşk'tan bu denli kaçtıkları ve korktukları, paraya ve güce tapınma derecesinde olan yaklaşımları, KENDİ'leri olmaktan çıktıkları için.
Onlara sorarsan hedeflerinin aşk dolu, sevgi dolu, mutlu bir yuva kurmak olduğunu söyleyecekler.
Oysa bir bar/pavyon/gece kulübü'nden toplanan artıklarla yaşanan bir günü/bir geceyi 365'le, ve hatta Karaköy'ün karanlık sokaklarındaki ev'lerde yaşanan kiralık saatleri 24 X 365 X 12 X bir ömür'le çarparsan elde edeceğin her ne ise, kendi evlerinde, ellerinde tuttuklarını/tutacaklarını sandıkları şeyden, adına evlilik, mutluluk dedikleri şeyden daha gerçekçi olduğunu, daha dürüstçe, belki de bazı durumlarda daha fazla sevgi içerdiğini-içereceğini bilmiyorlar.
***
Başını yukarı kaldırıp şöyle bir çevrene baktığında, aynı saç stili/boyasına sahip, aynı yerden alınmış birbirinin aynısı elbiseler giyinmiş, aynı müzikle dans eden, aynı kitabı "okuyormuş gibi" yapan, CTRL+C + CTRL+V kombinasyonları ile üretilmiş birbirinin kopyası/aynısı bir sürü hedefsizce ortada dolanan bir sürü gaye görebilirsin gözleriyle kalplerini birbirine bağlayan -her ne ise- koptuğu için donuk/boş gözlerle çevlerine bakarken.
Ben de kendi "gaye"min peşinden koşarken; ışıltılı bir çift küpesi, parıldayan bir çift ayakkabısı, sırtında DKNY-CHANEL veya başka MARKA çantasından başka bir şeyi olmayan yalandan gaye'lerle de karşılaştım,
deniz taşlarından takı, çiçeklerden taç yapacak kadar doğal ve özgüveni olan ve kendi gibi olan, gözlerinden kalbini rahatlıkla okuyabildiğin gaye'lerle de.
Devam edecek...
9/23/2005 Talking about hehYurdum -şaşkın- abaza erkeği iş başında :) D.Q.
Quote heh lil_9 says: ???alla says: see my profilelil_9 says: yeslil_9 says: what is your namealla says: allalil_9 says: where are you fromalla says: see my profilelil_9 says: ya where are you fromlil_9 says: ??alla says: go and see my profilelil_9 says: my name is erdinçlil_9 says: ı am from turkeyalla says: oklil_9 says: where are you fromalla says:
the end :P Steinbeck'in Tatlı PerşembesiSteinbeck, "Tatlı Perşembe" isimli harika kitabında bir liman mahallesinde yaşananları anlatır, balıkçılar, serseriler, fahişeler, göçmenler, sevimli dolandırıcılar, kilisenin papazı, mahallenin polisi, randevu evinin
patroniçesi, deniz ürünleri hakkında araştırma yapan genç biyolog, hepsi toplumsal rollerini hiç aksatmadan oynarken birbirleriyle de dostça bir ilişki sürdürürler. Bir gün mahalleye bir genç kız gelir, kızın otobüsten indiğini gören polis onun nereye gideceğini hemen tahmin eder, işsiz kız mahallenin randevu evine gider. patroniçenin gözü kızı kızı pek tutmaz, çünkü kızın göğüsleri büyük kalçaları ise dardır. Halbuki iyi bir fahişe küçük göğüslü ve geniş kalçalı olmalıdır patroniçeye göre ama gene de kıza acıyıp iş verir. Ama kızın sadece göğüsleriyle kalçası değil, ruhu da pek uygun düşmez fahişeliğe;
randevu evinde çalışırken, mahalledeki serserilerin kısaca "doc" dedikleri genç biyologtan hoşlanır, biyologta onu sever, ama bunu bir türlü söyleyemez. Sonunda genç kız randevu evinden ayrılır. Randevu evinin yanındaki bir arsada boş duran, yan yatmış büyük bir kalorifer kazanının içine yerleşir. Kazana odun atılan deliği evinin kapısı yapar. Ateşin çıktığı deliği perdeler takıp pencereye dönüştürür. randevu evinin patroniçesinin verdiği eşyalarla evini döşer...
Her aşkta olduğu gibi doc'la kızın arası da pek iyi değildir ve genç biyolog bir gün kızla barışmak için onun ziyaretine gider. Üstünde ziyaretin şerefine giydiği takım elbisesiyle kravatı, elinde bir demet çiçekle, diz
üstü çöküp kalorifer kazanının kapı niyetine kullanılan deliğinden içeri girmeye çalışırken bir yandan da şöyle düşünür: "Herkes pencerelerden gizlice seyrederken kalorifer kazanından içeri sürünerek girmeyi saygıdeğer bir biçimde yapabilen bir insan, hayatta her şeyi saygıdeğer bir biçimde yapabilir."
Ne bir fahişeye aşık olması, ne bir kalorifer kazanından içeri elinde çiçeklerle diz üstü sürünerek girmesi doc'un saygıdeğer olmasını engellemez, tam aksine bütün mahalle, "old tennis shoes" marka biralarını içip duran
serserilerden patroniçeye "satranç oynarken neden hile yapılamayacağını" bir türlü anlamayan sahtekar bakkaldan kilisenin papazına kadar herkes onların bir araya gelip mutlu olmasına yardım etmeğe uğraşır. Doc'un duyduğu sevginin bir başka zaman çirkin, gülünç, anlamsız görünebilecek her şeyi güzelleştirip, insanları sevecenlikle gülümseten bir hoşluğa çevirdiğini okurken aşkın size her şeyi yaptırabileceğine ve yaptığınız her şeyin de size bir çekicilik kattığına inanırsınız. Bir fahişeye aşık olabilir, bir kalorifer kazanından içeri dört ayak üstünde girebilirsiniz, asla yapmayacağınızı sandığınız şeyleri büyük bir istekle yapabilirsiniz, aşk her şeyi olduğundan başka bir şeye dönüştürür, her şeyin görüntüsü değişir.
İnsanların yaşadığı beşinci mevsimdir aşk. Isısı, ışığı, görüntüsü, algılaması, kokusu, tadı, dokunuşu, diğer dört mevsim de yaşanılanların hepsinden değişiktir. Ne güneş bildiğiniz güneştir, ne insanlar bildiğiniz insanlar, ne de siz bildiğiniz sizsinizdir. Saygıdeğer bir şekilde bir kalorifer kazanından içeri dört ayak üstünde sokabilir aşk sizi.
Ve doc'un dediği gibi, bir kalorifer kazanından içeri dört ayak üstünde sürünerek girmeyi saygıdeğer bir biçimde yapmayı becerebilen bir insan, her şeyi saygıdeğer bir biçimde yapmayı becerir.
Kapısından içeri girmekte tereddüt ettiğiniz bir kalorifer kazanı varsa çevrenizde, dizlerinizin üzerine çöküp girin içeri...
Alıntı / Kaynak: ??? Sonnet 115 / 115. SoneThose lines that I before have writ do lie, William Shakespeare
Sana önceden yazdığım dizeler yalan söylüyordu;
Yokluğunda Yokluğum-Dokunma ona!
Elimdeki kitap yere düştü. Şaşkın, şaşkın yüzüne baktım. Ellerim titreyerek, kitabı yerden aldım ve rafa, aldığım yere geri bıraktım. Sendeleyerek odadan çıktım. Kendi odama geçtim. Koltuğuma güçlükle oturdum. Göz yaşlarıma engel olamıyordum. Üst üste defalarca benzer davranışlarda bulunmuştu. Yorgundum...
Onunla tüm paylaştıklarımız geçti gözümün önünden...
İlk haftamdı. Son hastamı göndermiş, derse yetişmeye çalışıyordum. Tayin olduğumdan beri, alışamamış, söylene, söylene koşturuyordum. Eğitim binasına geçmek için asansöre binip, zemin katın düğmesine bastığımda onunla karşılaştım. 'Hoş geldiniz' dedi. 'Hoş geldiğim' o günden sonra, hiç ayrılmadık. Tüm araştırmalarımızda birbirimizi destekliyor, çok özel hastalarımızı birlikte değerlendiriyorduk. Dostlarımız ortaktı.
Anımsıyorum... Güneşli bir gün, sandviçlerimizi bahçede, ceviz ağacının altında yemiştik. Günlerdir süren durgunluğumu, bir o fark etmiş, sağaltmam için, anlatmamı sağlamıştı. Üç kez intihar deneyen hastamla epey yorulduğum bir dönemimdi. Bir profesyonel olarak ruhumu yalıtmamı güçleştiren ender hastalardandı. Kuyusunun dibi; ancak birlikte girildiği takdirde görülebiliyordu. Uykularımda dahi beni bırakmayan bir hikayesi vardı. Yakamı bırakmayan bu hikaye zayıflıklarımla yüzleşmeme zorluyor, çok hırpalıyordu. Beni kendisinin de katıldığı bir grup terapisine davet etti. Çok zor günleri birlikte atlattık.
Sonraları?... Sonraları yine tüm oyunları birlikte oynadık. Tüm görevleri birlikte yerine getirdik. Zor olan yaşamı, iki kişi olarak göğüslemenin bilinen teorik yanlışlığına rağmen, kolaycılığımıza grup terapileri dahi engel olamadı.
Ne mi olduk? Etle - tırnak...
Hatta bazı boşlukları özellikle bırakır olmuştuk, nasıl olsa tamamlanacak olmalarının verdiği hazla. Oyun uzun sürdü...
Hala titriyordum. Masaya ilişti gözüm, onun hediyesi olan kalemliğe... Göz yaşlarımı burnumu çekerek sildim.
Birkaç gün sonra tayininin çıktığını duydum. Bir veda yemeği düzenledi arkadaşlar, ben de katıldım. Onun da, benim de donuktu bakışlarımız. En kurusundan bir veda idi işte...
Gitti...
Oysa yokluğu öyle vardı ki...
Araştırmalarını dergilerde görüyordum. Eşten, dosttan haberlerini alıyordum. Çok zaman geçmeden acı haberiyle sarsıldım. Ölmüştü. İlk uçağa atlayıp cenazesine yetiştim. Böyle de gidilir miydi? Daha oturup, konuşmadan, son lafımızı etmeden. Böyle de yapılır mıydı?
Cenaze dönüşünde elime bir kitap iliştirdiler. Üzerine adımı yazarak masasına bırakmış. Kitabın kapağında; içinde sadece bir masa ve sandalye bulunan boş bir oda, sırtı dönük sandalyede oturan bir kız resmi vardı. Açık oda kapısına yönelik oturuyordu. Boş bir koridora açılıyordu oda kapısı... O gün dokunmamı istemediği kitaptı bu.
Ellerim titredi yine. Yapraklarını çevirdim. Renkli kalemle şu satırların altını çizmişti;
'Bugün ölüm, kanatlarını yüzüme yüzüme çarptı. Yarın, bilemedin birkaç gün sonra kapımı da çalacak. Her gece piyano dinlemeye alışmasan senin için iyi olur.'
Ah, neredesin?... '
Sevgili Berrin Cerrahoğlu'na fotoğraf için teşekkürlerimle...' Alıntı / Kaynak: Leyla Ayyıldız
|
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
|